ÖĞRENCİLERİ YAZAR, AÇI YAYIMLAR.

DENİZ GİBİDİR GÖKYÜZÜ - Ceren Ünal - Öğrenci



     Kimimiz kahveli kitaplı bir instagram postundan, kimimiz bir gündüz kuşağı programından, bir besteden, birkaçımız ise bizzat kitaplarından aşina adına: Sabahattin Ali. Aramızdan ayrılışının tam 71. senesi.
      1907'nin Şubat ayında Gümülcine'de dünyaya geldi, bir zabıt olan babası sayesinde Anadolu'nun pek çok semtinde yaşadı. Belki de bu sebeple bizi bu kadar güzel tanıdı; güzelliği, çirkinliği ve ihtirası, insana dair her şeyi böyle çarpıcı yazması bundandı.
       1927 senesinde muallim mektebini bitirdi ve Yozgat Cumhuriyet Okuluna atandı. 1928'de Milli Eğitim bursu ile Almanya'ya gitti ve 1930'da yurda döndü. Nazım Hikmet ile tanışması, Nazım'ın çalıştığı Resimli Ay'da öykülerinin yayımlanmaya başlamasına yol açacaktı. Takvimler 1932 senesini gösterdiğinde ise yazdığı söylenen bir şiir ile birlikte tutuklandı, hayatının cezaevi dönemi böylece başlamış oldu. 
       Yaklaşık 5 ay Konya cezaevinde yatan Ali, 10 Mayıs 1933'te Sinop'a nakledildi. Karadeniz Vapuru ile Sinop'a götürüldü. Mektuplarına "Niçin ölmemeli Ayşe, niçin hayat dedikleri bu korkulu rüyayı görmekte bu kadar ısrar etmeli ?" yazmıştı. 
 Henüz canı Aliye'yle evlenmemiş ve ruhu Filiz'i kucağına almamıştı. Yüksek Muallim Mektebi'nden tanıdığı Ayşe Sıtkı'ya mektuplar ve öyküler yazıyordu. "Duvar" başlıklı öyküsünde Sinop cezaevinden şöyle bahsetti:

     "Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

      (....) On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

       Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı."

       Cumhuriyet'in 10. yılı vesilesiyle ilan edilen afla hapisten çıktı. Mesleğine, öğretmenliğe geri döndü. Güzel günler uzun sürmedi, hakkında açılan soruşturmalardan kaçmaya karar verdi. Ancak kendisine rehberlik eden Ali Ertekin tarafından, Bulgaristan sınırında onursuzca katledildi. Öldüğünde tarih 2 Nisan 1948'i gösteriyordu ve yalnızca 41 yaşındaydı. Yanına aldığı çantasından bir Balzac, bir Puşkin romanı ve eşi Aliye Hanım'ın bir fotoğrafı çıkmıştı. 
 Kısacık ömrüne 1 Raif Bey, 1 Maria, Ömer ile Macide, Yusuf ile Muazzez, onlarca öykü ve birbirinden güzel şiirler sığdırdı. 41 senenin ardından bir mezara bile sahip olamadan kimsesiz ayrıldı aramızdan. Bizler, göklerde kartal gibiyken vurduk onu kanatlarından, mor çiçekli dalken kırdık bahar vakti. Gençliğini esarete, hatırasını popüler kültüre kurban ettik. 

"görmesen bile denizi
yukarıya çevir gözü
deniz gibidir gökyüzü
aldırma gönül, aldırma"
                                 (Hapishane Şarkısı Beşlemesi)
( bestelenen şiirleri:
https://youtu.be/OZ-W9sKJKHg - Çocuklar Gibi
https://youtu.be/t5gAUCUZg7ov - Aldırma Gönül
https://youtu.be/aknoIh5j2CM - Göklerde Kartal Gibiydim)

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.